|
|
|
05 Kasım 2008 08:32
Bu arada, sizlerden uzak kaldığımız süreçte, sayın dinleyenler, deri hücrelerinin embryonik kök hücre benzeri hücrelere dönüştürülmesi konusunda büyük bir adım atılmış. Bilindiği, veya aslında bizim gazetelerin pek haberi olmadığından bilinmediği, üzere, bir süre önce Japonya'dan Yamanaka liderliğinde bir grup bilimadamı, 4 proteini (Oct4, Sox2, c-Myc, Klf4) belli bir süre deri hücrelerine sentezlettiklerinde bu hücrelerin teorik olarak her tür dokuyu oluşturma yeteneğine sahip embryonik kök hücrelere dönüştüğünü göstermişti. Bu haber bilim dünyasında büyük heyacan yarattı, zira çekirdek transferi (yaygın adıyla klonlama) yöntemiyle embryonik kök hücre üretimi hem verimsiz hem de etik açıdan tartışmalıydı.
Ne çare ki, Yamanaka'nın metodunun da sonuçta elde edilen hücrelerin tedavide kullanılması konusunda önemli bir eksiği vardı. Yeniden programlama metodu, gerekli 4 proteinin hücrenin DNA'sına virüsler yoluyla eklenmesini gerektiriyordu. Hücreler hastaya verildiğinde bu proteinlerin tekrar aktif hale geçip sorun yaratmasının yanında, genomda rastgele yerlere girerek hasara da neden olabilecekleri düşünülüyordu. Bu sebepten iPS (induced pluripotent stem) hücrelerinin kliniğe geçebilmesi için proteinlerin genoma DNA eklenmeden sentezlenmesini sağlamak gerekliydi.
Hem Yamanaka'nın hem de alanın yeni yıldızlarından Hochedlinger'in grupları geçtiğimiz ay içerisinde bu soruna çözümlerini makale olarak yayınlamış. Yamanaka virüse gerek duymadan proteini sentezleyecek DNA'yı tekrar tekrar hücrelere vermeyi tercih ederken; Hochedlinger, kendisini genoma eklemeyen adenovirüsleri kullanmış. İki çalışma da şu an için fare hücreleriyle sınırlı kalsa da çok geçmeden insan versiyonlarının yayınlanması mümkün. Hatta daha yayınlanmasa da kulağıma çalınan bir diğer bilgi de, bir şirketin 4 yerine 1 protein ve birtakım kimyasallarla aynı programlamayı yapabildiği yönünde. Arka arkaya yayınlanan ve 4 proteini önce 3'e sonra 2'ye indiren makalelerden sonra bu da beklenen bir sonuçtu zaten.
Pek yakında insan yedek parçası yapmak hayal olmaktan çıkıp pratik sorunları üzerinde çalışmaya başlayacak gibi görünüyor.
Bu arada, yedek parça demişken, Repo: The Genetic Opera diye de bir film var ki bu hafta burada vizyona giriyor. O da üstüne tuzu biberi.
05 Kasım 2008 00:28
Bir seçim döneminin daha burada sonuna gelmiş bulunuyoruz. Birkaç saat sonra Amerika'nın yeni başkanı belli olacak (demokrat arkadaşlar sonuçların erken çıkacağını umuyor). Şu an için söylenebilecek tek şey seçime rekor düzeyde katılım olduğu ve Amerikanların nasıl olursa olsun değişim istediği.
Giden başkan hakkında detay isteyeniniz varsa, Oliver Stone W. adlı bir film yaptı, izleyiniz. Çıkarken hissettiklerinize şaşırmanız mümkün yalnız.
Güncelleme: Ve sabah 6 itibariyle seçim sona erdi, Barack Obama Amerikan başkanı.
21 Ekim 2008 14:59
26 Ekim Pazar Şevval Sam'ın imza günü varmış İstiklal Mephisto'da, ben çıkarken posterini asıyorlardı. Aynı gün Avrasya Maratonu da var. Ne çare ki iki gün sonra Amerika'ya uçtuğumdan ikisine de gidemeyeceğim, iki güzeli de göremeyeceğim.
------
TRT, Mehter'le Kızılordu ortak konser verecek dedi, heveslendirdi. Sunucu arkadaş, saat 6 civarı "Konser şimdi başlayacak, ilk bölüm 45 dakika sürecek, sonra arada haberleri verip 19:05'te ikinci bölümle devam edeceğiz" dedi, sevindirdi. Sonra başladı mı sana konuşmalar. Uzun bir Türkçe konuşma, onun Rusça çevirisi, kısaca Rusça konuşma, onun Türkçe çevirisi. Tam, hah gittiler derken bir de Korhan Abay fırladı sahneye. Türkçe, İngilizce (hakikaten daha iyi konuşan yok mu bu mereti bizde?), Rusça konuştu da konuştu. Milli marşlar bittiğinde saat 6:30 olmuştu, ben de sıkılıp bıraktım, yemek yedim. Beklenmez o kadar.
------
STV, herhalde evlenme programlarına inat olsun diye, Boşanmak İstemiyorum diye bir program yapmış. 1.5 dakikadan uzun izleyemedim ama bir Gerçek Kesit tadı alabilirsiniz, özlediyseniz.
VATAN'da gördüm, iç sayfalardan birinde. Maliye bakanımız kahvaltılı toplantıya gitmiş, yumurta getirmişler. Garsona seslenmiş, "Soyun da getirin bunu. İnsan her zaman bakan olmuyor, bari bakanken soyulmuş yumurta yiyelim".
Aynı günlerde bir de dış haber. Amerikan başkan adayı Barack Obama'nın pek değerli zevceleri Michelle hanımın, kaldığı otelde ısmarladığı istakoz ve İran havyarı içerikli yemek, Amerika'da hadise çıkarmış.
Öncelikle. Anlaşılıyor ki ikinci haber cumhuriyetçi basının fena sallamasıymış, zira Michelle Obama (ki kendisi avukattır, kocasıyla birlikte, pek kabul etmese de, dünyalığını yapmıştır, istakoz alacak parası muhtemelen vardır), bahsi geçen gün NY'ta, haberde adı geçen lüks otelde değilmiş. Ama haberin yalan olması benim gelmek istediğim sonucu değiştirmiyor. Amerika'da, başkan adayının zengin ve halktan üstün görünmesi O'na oy bile kaybettirecek bir gelişmeyken, burada bakanın kendini üstün görmesi 10 küsürüncü sayfada, esprili haber sonuna dolgu malzemesi. (ha diğer espriler arasında bu da belki espridir, o zaman düzeltiriz VATAN'la beraber).
Sadece politikayla da sınırlı değil tabii durum. Vaktiyle bizim bölümün labında staj yapıyorum; hoca telefon etti, laba gel, iş var diye. İş dediği de basılı tablolar varmış, onları elle Excel'e geçirmemi emretti. Bu hadi yarı-bilimseldi ama ben göremesem de asistanın hocaya çay götürmesi, çanta taşıması da bizde normal kabul ediliyor.
Sonra vakit geçti, bu sefer Amerika'da doktora yapıyorum, baktım hoca yerleri siliyor bir gün. Ne yapıyorsun patron dedim, postdoc gelecek ya ona yer hazırlıyorum dedi.
Sorun sanırım Doğu kafası. Türk kafası değil, çünkü Çinliler, Japonlar, Koreliler de bizim gibi "ağzı var dili yok" sınıfından. Hem ailede hem devlette otoriteye eksiksiz itaati öğrendiğimizden büyüyünce de değişemiyoruz. (laf aramızda, çinlilerin, japonların durumu bizden kötü. Bizim arkadaşlar kendilerini toplamayı öğreniyor zamanla da, onlardan çok az)
Batı ülkelerine giderseniz aklınızda bulunsun, zaman zaman terslenecek adam arıyorlar, noter katibi ellerinde yeterince varmış.
15 Ekim 2008 00:11
Türkiye'ye gelmişken metrobüse de bindik en nihayetinde. İyi olmuş, güzel olmuş da ara duraklardaki akbil gişeleri çalışmıyor, otobüse (pardon metrobüse) binişte bilet alma verme telaşı olduğu için gecikiliyor.
Bir de orta kapılar açılınca binen beleşçiler vardı ki, şoför abi çok kızdı. Hayır anlamadığım normal seyreden otobüslerde arka kapılardan binenler binbir zahmetle o akbili öne uzatıyor da metrobüse gelince kaçıyorlar. Metrobüs bedava binilmesi gereken bir aygıt gibi mi geliyor bilinmez. Ha, öte yandan iki kişi de bedava binmiş, çok sorun değildi bence, hızı kesmeyip gitseydik keşke güzel güzel tadımızla.
Yavaş gidiyor bir de meret. Yol boş, hızlanmak lazım.
------
Oğuz Atay'dan Bir Bilimadamının Romanı. Mustafa İnan'ın hayatı ve idealizmi oldukça güzel anlatılmış. Bir bilimadamı adayı olarak neredeyse bir oturuşta bitirdim, tavsiye ederim.
-----
İsmail Cem'den Türkiye'de Geri Kalmışlığın Tarihi. Bir oturuşta bitiremedim, hacimli kitap maşallah ama o da çabuk çabuk akıyor.
-----
Sabrina'sı, şusu busu derken Little Women da Türkçeleşip dizi olmuş ki vay anam vay. Anneleri ölmüş diye duydum ama.
-----
Bir evlenme telaşıdır gidiyor memlekette. Sabah programlarının yerini evlilik programları almış. (pardon, izdivaç programları!, öyle deyince seviye yükseliyor herhalde) Bir yandan Amerikan TV'lerinin yörüngesinin dışına çıktık, yöresel bir iş yaptık diyeceğim ama öte yandan da "Hadi bakalım X hanımla Y bey siz konuşun biz de izliyoruz", olmuyor pek.
-----
Komedi Dükkanı TRT'de, gerçekten harika. Tolga Çevik Türkiye'nin komedi piyasasına bakışımı değiştirdi, moralimi düzeltti.
-----
Kadıköy'e çok gittim geldim bu ara. Deniz havası ciğerlere, İstanbul manzarası gözlere iyi geliyor. Fotoğraf da var ama kablo getirmemişim, artık dönünce.
-----
Devlet babayla Marmara Üniversite'si kafa kafaya vermiş, İstanbul Atatürk Fen Lisesi'nin Kadıköy'deki güzel bahçeli yuvasına göz dikmiş. Türkiye'ye değerli insanlar yetiştirmesi için kurulan ve görevini 25 yıldır eksiksiz yerine getiren okuluma bir bahçeyi çok gördüler herhalde. Sonra "neden Türkiye'de kafalı adam yetişmiyor" diye gelmesin kimse bana.
-----
Fen Lisesi ilk Ankara'da, sonra İstanbul'da açıldığında özel kurallara sahipti. Bizim kurucu öğretmenlerimiz yıllarca normal okullarda tecrübe kazandıktan sonra, sınava girip bir de üstüne Ankara Fen Lisesi'nde staj gördüklerini anlatırdı. Şimdiyse bu şartları sağlayacak öğretmen bulunamadığından, İstanbul Fen Lisesi'nin bile öğretmen kalitesinde ciddi bir düşme olduğundan bahsediliyor. Bu statüye sahip liselerin yurdun dört yanında açılması da (İstanbul'da ikincisi de açıldı) yangına körükle gitmekten farksız. Şu şartlar altında, bilimadamı yetiştirmesi gereken, analitik düşünceyi öğretmesi gereken Fen Liseleri, iyi öğrencilerin toplandığı Anadolu Liseleri haline geliyor. Diğer bir deyişle, okulun kapısına asılan "Fen Lisesi" tabelası, o efsanevi eğitimi tek başına sağlamıyor.
Mevzu geniş, ileride daha da deşeriz.
-----
Amerika'da seçim senesi malum. Obama arayı açtı gidiyor. McCain, "ben de tam bunu bekliyordum" dese de buradan seçimi döndürebilmesi pek mümkün değil gibi. 3 hafta daha bekleyip görelim.
-----
Bu arada Demokratlar Beyaz Saray'ın yanında Senatoyla Temsilciler Meclisi'ni de ele geçirip tüm yasama sistemine konacak gibi görünüyor. En azından ilk ara seçimlere kadarki iki senede büyük bir icraat dalgası bekleyebilirsiniz Obama yönetiminden.
-----
Güncel anketleri takip etmek için şöyle bir site var. Senatosu, başkanı. Hangi anketi isterseniz karşınızda
-----
Filmekimi'ne uğrayamadım pek, hakeza Caz günlerine de. Ama kulağımda hep "Take Five" diye bir parça var bugünlerde, Demi Moore'la Michael Caine'in Flawless filminden takıldı. Pandora "Cool jazz" olarak tabir etmiş, tam da yerine oturtmuş.
-----
Gelirken uçakta Recount'u izledim, seçim senesinde seçim filmi olsun diye. Florida'da 2000'de burun buruna biten Amerikan başkanlık seçimi konu edilmiş. Sürükleyici, heyecanlı, yer yer üzücü. Politikayla ilginiz varsa mutlaka edinip izleyin.
Buffy'den Gilmore Girls'ten bir Danny Strong vardı hatırlarsınız, ufak tefek, o yazmış.
İlk | Önceki | 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 | Sonraki | Son
|
|
|