The Fountain ***1/2
The Fountain'ın fragmanını sinemada ilk izlediğimde (filmin varlığından bile haberdar değildim o ana kadar) yönetmen Darren Aronofsky'nin bir önceki filmi Requiem For A Dream'ı zamanında fırsat bulup bilgisayar monitörü yerine sinema salonunda izlemiş olsam neler hissedeceğimi düşündüm ve o düşünceleri bugüne aktarıp gün saymaya başladım. Ne yazık ki, sinema salonuna kendimi attığımda karşılaştığım film beklentilerimin ve hayallerimin altında kaldı. Pi'de kafaları karıştırdırdıktan sonra Requiem For A Dream'de daha düz çizgide akan bir anlatım sergileyen Aronofsky (kendisi senaryo yazarı aynı zamanda), bu kez, aynı iki karakteri, bir erkek bir dişi, taşıyan üç hikayeyi aktarıyor. Üç hikayede de son amaç ölümsüzlük, kötü adam ölüm. 500'er yıl arayla tarih sahnesine çıkan kahramanların ilki, 1500 yılında yaşayan İspanyol savaşçı Tomas, kraliçesi için bir Maya efsanesinin, ölümsüzlük veren hayat ağacının peşine düşüyor. 2500'deki Tommy ise aynı efsanenin finaline doğru, sürrealist bir havada yolculuk ediyor. Ortada kalan 2000 yılından bilimadamı Tommy ve kanserle savaşan eşi İzzi'nin hikayesi, filmin temel direği. Bir bilimadamı (en azından adayı) olarak laboratuar ortamının ve genelde bilimin işleyişinin filme aktarılma şekline itirazlarım olsa da bunları atmosfer için yapılmış değişiklikler olarak kabul edip sesimi çıkarmıyorum. Onun haricinde temel direk, diğer iki kola iyi bağlantılar sağlamaktan öte pek bir ışıltı gösteremiyor.
Senaryo, değişik kaynaklardan beslenip farklı atmosferleri birleştirmeye çalıştığı için (özellikle baştaki 1500'den 2500'e atlayış Kubrick'in 2001:A Space Odyssey'indeki kadar uzun olmasa da saygıyı hakediyor) karmaşık, taze ve ilgi çekici olsa da; filmin duygusal yönünü oturtacak, perdede ölen için üzülmemizi sağlayacak ve bu sayede ana temanın altını çizecek, karakter gelişimini sağlamakta zayıf kalıyor. Requiem For A Dream'i izlerken ve izledikten sonra ortaya çıkan bunaltı ve baskıdan The Fountain'da eser yok. Oyuncuların dramayı klişe bağırıp çağırmalarla kurtarma çabalarını izlemek üzücüydü.
Aronofsky'nin dillere destan görselliği, karakterlerini kaybedince boşlukta sallanmaya başlıyor. Kendisinden beklendiği üzere şaşırtıcı geçişler, iddialı bir ışık yönetimi (özellikle 1500 ve 2500 sahnelerinde) ve çarpıcı kamera açıları deneyen yönetmenin çabası (uygulamadaki başarısına rağmen) biraz göz boyama gibi görünmeye başlıyor. Yine Requiem'e yapılan bir dönüş, ufak bütçeli (4.5 milyon dolar) filmdeki basit efektlerin (genelde snorricam (bunu da yeni öğrendim) ve hızlı kurgu) yerinde kullanıldıkları için, bu filmin (bütçe 35 milyon dolar) büyük ışık oyunlarından fersah fersah ileride olduğunu hatırlatıyor. 
Karakterler hakkında ileri geri konuşurken oyuncular alınmasın. Babel'da izlediğimiz Brad Pitt - Cate Blanchett ikilisi filmden ayrılınca yerlerini alan Rachel Weisz ya da Hugh Jackman'a bir itirazım yok. İkisi de ellerinden geleni yapıyor. Usta Ellen Burstyn, Mark Margolis, Cliff Curtis, Sean Patrick Thomas ve Ethan Suplee yardımcı kadrodan tanıdık isimler.
Hangi alanda olursa olsun bazen bir proje uzar da uzar ya yıllarca (benim de başımda var bir tane oradan biliyorum). Sürekli sorunlar, engeller. Bir an önce elden çıkarmak istersiniz. The Fountain o hastalıktan muzdarip gibi. Sürenin uzatılıp, zamanın hikayelerle kişiler üzerine yoğunlaştırılmasıyla yeni bir başyapıt çıkabilirdi. Tesellimiz, bu filmin bitişiyle Aronofsky'nin yeni projeler için serbest kalması.
