La Vie En Rose ****
Japonya, Çin, İtalya, ABD gibi ülkelerden gelen iş arkadaşlarım, Edith Piaf'ı sorduğumda yüzüme soru işaretleriyle baktı. Oiver Dahan'ın La Vie En Rose'u Dünya'ya bu cehaletinden sıyrılıp, Utangaç Serçe'yle tanışma fırsatı veriyor.
La Vie En Rose... Aslında La Mome (sessiz, çekingen gibi bir anlamı varmış). Pazarlama amaçlı diğer isim sizi yanıltmasın, zira film La Vie En Rose üzerine değil, o şarkıyı seslendiren olağanüstü kadın üzerine.
La Mome NY'ta bir Edith Piaf konserinde açılıyor. Yorgun görünen Edith, birkaç nota sonra yere yığlıyor. Bu noktada ikiye ayrılan senaryo, Edith'in bir genelevde geçen çocukluğundan yıldızlığa yükselişini ve yıldızlıktan ölüme gidişini takip ediyor. Judy Garland hayranı olduğumdan, iki efsanenin hayatları arasındaki paralellikleri takip etmekten kendimi alamadım. İkisinin de fiziksel yapısı ufacık, kırılgan ama ciğerleri cüsselerinden beklenmeyecek kadar güçlü. İkisi de şarkı söylemeye çocukluklarında başladıktan sonra, saf yetenekleri gözetmenlerince, Garland için Roger Edens, Piaf için Raymond Asso, düzeltiliyor. İkisi de söyledikleri şarkıyı hissetmeyi ve hissettiklerini vücut diline aktarmayı öğreniyor. Aşktan yana şanssız olan ikili, huzuru uyuşturucu ve alkolde arayınca erken ölümlerinin de yolu açılmış oluyor. Ve en önemlisi, hem Piaf hem Garland öyle bir efsanevi konuma sahip ki, ölümlerinden 50 yıl sonra bile, hayatları üzerine çekilen filmlerin yapımcıları (Judy Garland: Me and My Shadows ve bu film) onların şarkılarını bir başkasının sesiyle kaydetmeyi aklından bile geçirmiyor.
Yazar/yönetmen Olivier Dahan'ın Piaf'ın yükselişini ve düşüşünü birlikte gösterme tercihi, La Vie En Rose'u, Judy Garland biyografisinden çok daha karanlık hale getiriyor. Zirveye giden her adımı aşağı doğru bir adım takip ediyor. Hangi yaklaşımın iyi olduğunu tartışmanın anlamı yok. Burada görülen Hollywood ve Avrupa'lı film yapımcıları arasında görülen olağan farklılıklardan biri ve her iki yöntemin de iyi filmler çıkarma şansı var. Paralel hikaye anlatımı fazlasıyla karmaşık olma tehlikesi taşıyor ve Dahan sahneleri ortasından kesip geri geldikçe, geçmişe, geleceğe ve mümkün olan her yöne doğru yolculuklara çıktıkça olan biteni takip etmek zorlaşıyor (David Lynch hayranlarını bu genellemenin dışında tutmak lazım.Onlar filmi fazlasıyla açık bulacak). Piaf kalabalıkta rahat seçilse de, hayatına girip çıkan yüzlerin çetelesini tutmak dert oluyor.
Anlatımın güçlendirilmesi için gerçek olayların sırasının değiştirilmesine itirazım yok. Sonuçta bir belgesel değil izlediğimiz. Aynı zamanda, gidip gelen kurgu hareketli kamera kullanımıyla birleşince Piaf'ın hareketli kişiliğini ve karmaşık zihnini somutlaştırıp izleyiciyle başkarakter arasındaki bağı güçlendiriyor. Bunun haricinde ileri geri gidişlerin pek bir amacı olduğunu söylemek mümkün değil. Piaf'ın düşüşünün altı da bu yöntemle çiziliyor ama bu amaç için bir iki kesme yeterliydi, fazlasına gerek yoktu. Tetsuo Nagata'nın karanlıklar içindeki görüntü yönetimi filme seçkin bir hava katıp, hüzünlü havayı derinleştirse de, hikayeye katkıda bulunmuyor. Soderbergh'in Traffic'te, Stephen Daldry'nin The Hours'ta yaptığı gibi ufak renk ve ışıklandırma farklarıyla, akışların birbirinden ayrılması sağlanabilirdi.
Tüm bunlardan sonra, benim tavsiyem filmi sabırla izlemeniz yönünde. İkinci yarıda enfes sahneler (şarkılardan bahsetmiyorum bile) gözünüzü açtıktan sonra, güçlü final önceki sorunları hafızanızdan uzaklaştırıyor.
Piaf kılığında, bir başka büyük yetenekle tanışıyoruz, Marion Cotillard. Oyuncu bir süredir çeşitli rollerde karşımıza çıktıysa da, bu film O'nun yıldızlığa terfisini müjdeliyor. En mutlu anlardan en karalarına, korkularda, kızgınlıklarda, gözyaşlarında Cotillard kusursuz bir oyun sergiliyor. Oscar? Henüz Haziran ayındayız ve bir Fransız filminin başrolünden bahsediyoruz. Beklemekte fayda var. Farketmeseniz de, Gérard Depardieu, Emmanuelle Seigner, Sylvie Testud, Jean-Paul Rouve, Pascal Greggory, Jean-Pierre Martins ve Marc Barbé'yi barındıran yetenekli oyuncu grubu Cotillard'a yardım ediyor. Böylesine bir oyunla aynı çerçeve içinde olmak oyuncular için kabus mudur rüya mıdır merak ediyorum. Piaf'ın çocukluğunu oynayan iki küçük kız, Manon Chevallier ve Pauline Burlet, Cotillard'ın görünmediği kısa sürede kendilerini gösterme fırsatı buluyor.
La Vie En Rose efsanevi bir ses üzerine iyi bir film. Piaf'ın sesi ve Cotillard'ın oyunu filmi izlenir kılmak için yeterli. Yine de, izlemeden önce, filmin, izleyiciden çaba göstermesini isteyen bir Fransız yapımı olduğunu hatırlamakta fayda var. Tabii, bir efsaneyi yakından tanımak için biraz çaba göstermeye değer.
