Ana Sayfa  :  Gelişmiş Arama  :  English   :
   

Klasik Sinema Üzerine

Havadan Sudan

AFI'nin geçenlerde yayınladığı tüm zamanların en iyi 100 film listesine Türk gazetelerinin Internet sitelerinde gelen yorumlar ("Saw nasıl bu listede olmaz" ve "Ben bu filmlerin hiçbirini bilmiyorum, böyle liste mi olur" geneli özetleyen iki örnek), klasik sinemanın bilinirliği üzerine bir kez daha düşünmeye itti beni. Bahsi geçen filmlerin, aktarımın sınırlı olduğu yıllarda bizim coğrafyamızdan ve kültürümüzden uzakta bir yerde yaşamış olması (bu arada AFI'nin listesi sadece Amerikan filmleri içindi, ama Avrupalılar katılsa da sonuç çok farklı olmayacaktı tahminimce) ve şu an bile bu filmlerin kopyalarına erişimimizin sınırlı olması (DVD'ler az; TV'lerde de TRT2, CNBC-e ve benzerleri gösterirse ancak) Türk toplumunun listeye uzaklığını bir nebze açıklasa da, Amerika'da da eski filmlere yaklaşımın benzer düzeyde olması gerçek cevabın daha derinlerde yattığını gösteriyor.

Eski filmleri üvey evlatlığa iten nedenlerden en kolay görüneni sinemanın teknolojiyle olan yakın arkadaşlığı. İlk filmler, kısacık, genelde komik çekimlerden oluşuyordu ama yeniydi ve merak uyandırıyordu. Sonra süreler uzadı. İlk merak geçmiş olsa bile sinema bir eğlence türü olarak yerini sağlamladı. Sesin gelişiyle perdedekiler gerçeğe bir adım daha yaklaştı. Tabii bu arada sinemanın hammaddesi filmi ve görüntüyü filme aktarmakta kullanılan teknik aygıtları yapanlar da boş durmadığından kameranın önündekiler ilk zamanlardaki sönük ve titrek hallerinden kurtulup netleşti. Bir sonraki büyük adımda beyazperde renklere kavuştu, bizim kuşaksa sinema tarihindeki son atılıma, bilgisayar destekli özel efektlerin gelişimine şahit oldu. Sonuçta, 2000'lerde çekilmiş bir filmle 1930'larda çekilmiş bir filmin teknik özellikleri arasındaki fark, eski filmlerde arşivde geçen yıllarla doğan bozulmaları saymasanız bile, izleyici tercihini ciddi oranda etkileyecek düzeye ulaştı.

Filmin bir diğer ana öğesi senaryoda durum biraz farklı. İnsanoğlu, 100 yaşını az geçen sinema teknolojisinden farklı olarak, edebiyatla yüzyıllardır haşır neşir olduğu için, görsel efekt eksikliğinden dolayı el sürülemeyen bilimkurgu ve fanteziler hariç (ki o alanda bile King Kong gibi, Metropolis gibi denemeler vardır), geçen yıllarla film metinlerinde çok büyük sıçramalar görülmüyor. Buna rağmen, seyircide "eski filmlerin senaryoları basit ve zevksizdir" önyargısı da hüküm sürmeye devam ediyor. Bu önyargının ana kaynağı, bence, 50'ler öncesi Hollywood'un tek hakimi ana akım stüdyolarının kârdan kaybetmemek amacıyla galip takımı bozmadan sahaya sürdüğü, karbon kopya misali filmler. Bu açıdan bakınca, ana akımın, senaryoların daha kaliteli olduğuna inandığımız şu günlerde de üç aşağı beş yukarı aynı mantığı kullandığına, benzer yapımları peşpeşe önümüze sürdüğüne şahit oluyoruz. Tabii ortalama senaryo kalitesinde iyileşme var ama bana sorarsanız bunun ana sebebi senaryo tekniğindeki gelişmelerden çok film yapımının nispeten ucuzlamasıyla hareketlenen, hakimiyete ortak olan, gişe kaygısız bağımsızlar ve onların stüdyolar üzerinde yarattığı baskı.

Kamera önünü arkasını bırakıp, stüdyonun üst katlarına çıktığımızda, sürekli yeni filmlerin çekilmesinin ekonomik nedeni karşımıza çıkıyor. Yeni film yapmak yapımcıların hayatta kalması için gereklidir, çünkü yaşı kemale ermiş filmler potansiyel müşteri havuzunun büyük kesimince izlenmiş, diğer bir deyişle tüketilmiştir. Yapımların bağımlısı olup tekrar tekrar izleyenler de zaten video çağının nimetlerinden birini kullanmış, filmin bir kopyasını edinmiştir. Bu sebepten kazanç ancak yeni filmlerden gelir ve doğal olarak sinemayla ilgili her alanda yeni filmler öne çıkarılır. Eski filmlerin genç kuşağa tekrar pazarlanması bir alternatif gibi gözükse de, yukarıda sayılan sebeplerden dolayı genç kuşağın anne babalarının (hatta abla abilerinin) izlediklerine ilgisiz kalmasıyla yarı yolda kalır. Ayrıca, günümüzde 6-7 ayı doldurmuş hemen her film sinema salonlarına nazaran ucuz olan video pazarında (özellikle kiralama yoluyla) mevcuttur, yani stüdyoların asıl kazanç kapısı olan salonlara çıkıp iş yapmaları oldukça zordur.

Son olarak, tüm bu yukarıdaki somut etkenlerden farklı bir neden var aklımda, izleyiciyle izlediği arasındaki ilişki. 1930-40'lardan kalmış bir filmde hayranlıkla izlediğiniz aktör, aktris veya kamera arkası çalışanı büyük ihtimalle bu diyarlardan çoktan uçup gitmiştir, sinemadan elini eteğini çekmiştir ya da sağlığı aktif çalışmasına müsaade etmiyordur. Diğer bir deyişle, yeni bir filmini ilk kez izleme, bir TV programında neşeli neşeli güldüğünü görme ya da yolda yürürken karşılaşıp imza alma şansınız asla yoktur, sanatçıyla ilişkiniz tamamen farklı temeller üzerine kuruludur. Tüm yapıtlarını izledikten sonra yapabileceğiniz tek şey tekrar izlemektir. Onun haricinde "eskiler", "gözden ırak, gönülden ıraktır".

Klasik sinemanın önündeki gerçek ve sanal engeller aşağı yukarı böyle. Engelleri bir kez aşıp kendinizi kaptırdığınızdaysa az kişinin bildiği geniş bir okyanus keşfedilmek üzere sizi bekliyor.

Seçenekler

Trackback

Bu yazı için Trackback URL si: http://www.genetikci.net/trackback.php/klasiksinema

Trackback iletisi yok.
Klasik Sinema Üzerine | 0 yorum | Yeni
Aşağıdaki yorumların sorumluluğu gönderene aittir. Sitemiz herhangi bir sorumluluk kabul etmez.