|
|
|
26 Kasım 2008 04:16
Ve yine karşı karşıyayız. Sen, pek mühim yazar; ben, eleştirmencilik oynayan çömez.
"Being John Malkovich" ilk Charlie Kaufman "deneyimim"di ve açık konuşmak gerekirse pek birşey anlamamıştım. Gençtim daha, sinemaya aşık değil sadece hayrandım. Yine de o güne kadar başkasının gözlerinden dünyanın nasıl görüneceğini (gerçek anlamıyla) düşünmediğimden, ilgimi çekmişti film. Sonraki "Human Nature"dı sanırım. Toplum kurallarının incelemesi. O film de farklı ve eğlenceliydi ama pek bir iz bırakmadı.
"Adaptation" kafamda şimşekler çaktıran ilk filmin oldu. Bazı eleştirmenlerce zayıf bulunduysa da, basit bir roman uyarlamasını eğip büküşün ve sinemaya ilan-ı aşk ederken anaakım senaristlerle dalganı geçişin ilham vericiydi. Kısıtlı öğrenci bütçemle sinemada iki kez izledikten sonra DVD'si çıktığında tekrar izledim "Adaptation"ı.
Özgünlük tanımının ötesindeki özgünlüğüne karşın, "Eternal Sunshine Of The Spotless Mind", "Adaptation"a göre zayıf geldi başta. Ama yıllar sonra yaptığım ikinci ziyaret, ilk izlediğimde yeterince olgunlaşmamış olduğumu gösterdi. Meğer anlamak için biraz aşk acısı çekmek gerekirmiş.
Bu sonuncusu ne üzerine peki Charlie? Ölüm mü? Bayağı lafını ediyorsun ama öte yandan da ölüm üzerine bir filmmiş gibi gelmiyor insana. Yaşamın sonu yaşam üzerine konuşmak için bir bahane olabilir mi acaba? Konuyu açmak için bir ipucu?
Ya da aşk üzerine mi? Hazel ve Caden'la aşk etrafında da dolaşıyorsun uzun süre. Woody Allen'ın arazisine mi giriyorsun, hazır usta Avrupa'dayken? New York, aşk. O da böyle başlamıştı hatırlarsan. "What's Up Tiget Lily?" en az "Being John Mlakovich" kadar garip değil miydi? Arkasından otobiyografik aşk öyküleri geldi sonra. Annie Hall, Manhattan. (biliyorum, biliyorum, ikiniz de hayali karakterler yazıyorsunuz. Filmlerinizin hayatınızla hiç alakası yok)
Allen'ın sınırlarını ihlal etmesen de kadrolularından bir kısmını kullanmaktan çekinmemişsin belli ki. Jerry Adler konuk oyuncu belki ama Samantha Morton ve Dianne Wiest çerçevenin içinde. Artık gerçek anlamda bir "auteur" olduğuna göre (kurguna hayran kaldım bu arada, söylemem lazım. Bağlantılarla vakit kaybetmeye gerek yok, hikayenin özü yeterli), belki sen de kendi çeteni kurmalısın artık. Catherine Keener zaten hazır. Eh, Philip Seymour Hoffman'la çalışmak da her yönetmenin hayali olsa gerek (bir şeyi merak ettim ama Hoffman adım adım izledi mi seni? Daha iyi canlandırabilmek için (evet, evet biliyorum, onlar hayali karakterler, seninle ilgisi yok))
Başyapıt diyenler de çıkacak bu filme; burnu büyük ve "fazla zeki" bulanlar da (bu da son zamanların modası. "Dizinizi yayından kaldırdık, çünkü çok zeki")
Ben? Ben daha kararımı vermeyeceğim. Esprilerine güldüm, oyuncularını beğeniyle izledim, ortaya koyduğun bulmacaları çözerken belki bir iki beyin hücresini hareketlendirdim. Eh, Bir Kaufman filminin (Kubrick ve Lynch filmleri gibi) ilk izlemesinden beklentim de bunlardan çok farklı değil zaten. Biliyorum ki, "Synecdoche, New York"u belki aylar, belki yıllar sonra tekrar izleyeceğim ve senin uğradığın yaşam duraklarından geçtikçe taşlar yerine daha bir iyi oturacak.
Kafanın içine bizi bir kez daha konuk ettiğin için teşekkürler. Karışık olduğu kadar eğlenceli bir yer.
05 Kasım 2008 08:32
Bu arada, sizlerden uzak kaldığımız süreçte, sayın dinleyenler, deri hücrelerinin embryonik kök hücre benzeri hücrelere dönüştürülmesi konusunda büyük bir adım atılmış. Bilindiği, veya aslında bizim gazetelerin pek haberi olmadığından bilinmediği, üzere, bir süre önce Japonya'dan Yamanaka liderliğinde bir grup bilimadamı, 4 proteini (Oct4, Sox2, c-Myc, Klf4) belli bir süre deri hücrelerine sentezlettiklerinde bu hücrelerin teorik olarak her tür dokuyu oluşturma yeteneğine sahip embryonik kök hücrelere dönüştüğünü göstermişti. Bu haber bilim dünyasında büyük heyacan yarattı, zira çekirdek transferi (yaygın adıyla klonlama) yöntemiyle embryonik kök hücre üretimi hem verimsiz hem de etik açıdan tartışmalıydı.
Ne çare ki, Yamanaka'nın metodunun da sonuçta elde edilen hücrelerin tedavide kullanılması konusunda önemli bir eksiği vardı. Yeniden programlama metodu, gerekli 4 proteinin hücrenin DNA'sına virüsler yoluyla eklenmesini gerektiriyordu. Hücreler hastaya verildiğinde bu proteinlerin tekrar aktif hale geçip sorun yaratmasının yanında, genomda rastgele yerlere girerek hasara da neden olabilecekleri düşünülüyordu. Bu sebepten iPS (induced pluripotent stem) hücrelerinin kliniğe geçebilmesi için proteinlerin genoma DNA eklenmeden sentezlenmesini sağlamak gerekliydi.
Hem Yamanaka'nın hem de alanın yeni yıldızlarından Hochedlinger'in grupları geçtiğimiz ay içerisinde bu soruna çözümlerini makale olarak yayınlamış. Yamanaka virüse gerek duymadan proteini sentezleyecek DNA'yı tekrar tekrar hücrelere vermeyi tercih ederken; Hochedlinger, kendisini genoma eklemeyen adenovirüsleri kullanmış. İki çalışma da şu an için fare hücreleriyle sınırlı kalsa da çok geçmeden insan versiyonlarının yayınlanması mümkün. Hatta daha yayınlanmasa da kulağıma çalınan bir diğer bilgi de, bir şirketin 4 yerine 1 protein ve birtakım kimyasallarla aynı programlamayı yapabildiği yönünde. Arka arkaya yayınlanan ve 4 proteini önce 3'e sonra 2'ye indiren makalelerden sonra bu da beklenen bir sonuçtu zaten.
Pek yakında insan yedek parçası yapmak hayal olmaktan çıkıp pratik sorunları üzerinde çalışmaya başlayacak gibi görünüyor.
Bu arada, yedek parça demişken, Repo: The Genetic Opera diye de bir film var ki bu hafta burada vizyona giriyor. O da üstüne tuzu biberi.
05 Kasım 2008 00:28
Bir seçim döneminin daha burada sonuna gelmiş bulunuyoruz. Birkaç saat sonra Amerika'nın yeni başkanı belli olacak (demokrat arkadaşlar sonuçların erken çıkacağını umuyor). Şu an için söylenebilecek tek şey seçime rekor düzeyde katılım olduğu ve Amerikanların nasıl olursa olsun değişim istediği.
Giden başkan hakkında detay isteyeniniz varsa, Oliver Stone W. adlı bir film yaptı, izleyiniz. Çıkarken hissettiklerinize şaşırmanız mümkün yalnız.
Güncelleme: Ve sabah 6 itibariyle seçim sona erdi, Barack Obama Amerikan başkanı.
21 Ekim 2008 14:59
26 Ekim Pazar Şevval Sam'ın imza günü varmış İstiklal Mephisto'da, ben çıkarken posterini asıyorlardı. Aynı gün Avrasya Maratonu da var. Ne çare ki iki gün sonra Amerika'ya uçtuğumdan ikisine de gidemeyeceğim, iki güzeli de göremeyeceğim.
------
TRT, Mehter'le Kızılordu ortak konser verecek dedi, heveslendirdi. Sunucu arkadaş, saat 6 civarı "Konser şimdi başlayacak, ilk bölüm 45 dakika sürecek, sonra arada haberleri verip 19:05'te ikinci bölümle devam edeceğiz" dedi, sevindirdi. Sonra başladı mı sana konuşmalar. Uzun bir Türkçe konuşma, onun Rusça çevirisi, kısaca Rusça konuşma, onun Türkçe çevirisi. Tam, hah gittiler derken bir de Korhan Abay fırladı sahneye. Türkçe, İngilizce (hakikaten daha iyi konuşan yok mu bu mereti bizde?), Rusça konuştu da konuştu. Milli marşlar bittiğinde saat 6:30 olmuştu, ben de sıkılıp bıraktım, yemek yedim. Beklenmez o kadar.
------
STV, herhalde evlenme programlarına inat olsun diye, Boşanmak İstemiyorum diye bir program yapmış. 1.5 dakikadan uzun izleyemedim ama bir Gerçek Kesit tadı alabilirsiniz, özlediyseniz.
VATAN'da gördüm, iç sayfalardan birinde. Maliye bakanımız kahvaltılı toplantıya gitmiş, yumurta getirmişler. Garsona seslenmiş, "Soyun da getirin bunu. İnsan her zaman bakan olmuyor, bari bakanken soyulmuş yumurta yiyelim".
Aynı günlerde bir de dış haber. Amerikan başkan adayı Barack Obama'nın pek değerli zevceleri Michelle hanımın, kaldığı otelde ısmarladığı istakoz ve İran havyarı içerikli yemek, Amerika'da hadise çıkarmış.
Öncelikle. Anlaşılıyor ki ikinci haber cumhuriyetçi basının fena sallamasıymış, zira Michelle Obama (ki kendisi avukattır, kocasıyla birlikte, pek kabul etmese de, dünyalığını yapmıştır, istakoz alacak parası muhtemelen vardır), bahsi geçen gün NY'ta, haberde adı geçen lüks otelde değilmiş. Ama haberin yalan olması benim gelmek istediğim sonucu değiştirmiyor. Amerika'da, başkan adayının zengin ve halktan üstün görünmesi O'na oy bile kaybettirecek bir gelişmeyken, burada bakanın kendini üstün görmesi 10 küsürüncü sayfada, esprili haber sonuna dolgu malzemesi. (ha diğer espriler arasında bu da belki espridir, o zaman düzeltiriz VATAN'la beraber).
Sadece politikayla da sınırlı değil tabii durum. Vaktiyle bizim bölümün labında staj yapıyorum; hoca telefon etti, laba gel, iş var diye. İş dediği de basılı tablolar varmış, onları elle Excel'e geçirmemi emretti. Bu hadi yarı-bilimseldi ama ben göremesem de asistanın hocaya çay götürmesi, çanta taşıması da bizde normal kabul ediliyor.
Sonra vakit geçti, bu sefer Amerika'da doktora yapıyorum, baktım hoca yerleri siliyor bir gün. Ne yapıyorsun patron dedim, postdoc gelecek ya ona yer hazırlıyorum dedi.
Sorun sanırım Doğu kafası. Türk kafası değil, çünkü Çinliler, Japonlar, Koreliler de bizim gibi "ağzı var dili yok" sınıfından. Hem ailede hem devlette otoriteye eksiksiz itaati öğrendiğimizden büyüyünce de değişemiyoruz. (laf aramızda, çinlilerin, japonların durumu bizden kötü. Bizim arkadaşlar kendilerini toplamayı öğreniyor zamanla da, onlardan çok az)
Batı ülkelerine giderseniz aklınızda bulunsun, zaman zaman terslenecek adam arıyorlar, noter katibi ellerinde yeterince varmış.
İlk | Önceki | 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 | Sonraki | Son
|
|
|